DEM PARTİ MUŞ İL EŞ BAŞKANI ÇİÇEK TUTUŞ
“ Siyasi konjonktür ve bölgesel dengeler açısından baktığımızda, geçmişle kıyaslandığında şimdi ne değişti? Bir dönem çok yaklaşılan ancak hayata geçirilemeyen Kürt Ulusal Kongresi yapılamaz mı?
Kürt Ulusal Kongresi’nin ciddi biçimde gündeme geldiği dönemlerde, özellikle 2012–2014 yılları arasında, Irak ve Suriye zayıflamış; bölgesel düzen büyük ölçüde dağılmış, uluslararası aktörler ise yeni denge arayışlarına girmişti. Bu tablo, Kürtler açısından hareket alanı açan bir siyasal boşluk yaratmıştı.
Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda. Türkiye, İran, Suriye ve Irak farklı düzeylerde yeniden merkezileşmiş, güvenlikçi siyaset kalıcı hale gelmiş ve Kürtlerin statü arayışı bölge genelinde “kontrol edilmesi gereken ortak bir risk” olarak görülmeye başlanmıştır. Yani geçmişte boşlukların olduğu yerde, bugün kontrol mekanizmaları hâkimdir.
Geçmişte Kürtler, IŞİD’e karşı sahadaki en etkili güç olarak Batı için “zorunlu ortak” konumundaydı.
Bugün ise, ABD daha mesafeli ve pazarlıkçı bir tutum izlemekte, Rusya ve İran sahada daha belirleyici hale gelmekte, Avrupa ise güvenlik ve göç politikalarını öncelemekte.
Bu durum, Kürtleri uluslararası dengelerde özne olmaktan çok bir denge unsuruna indirgeme riskini beraberinde getirmekte.
Buna rağmen, dört parça Kürdistan’da ve diasporada ortaya çıkan direnişler şunu açık biçimde göstermiştir: Kürt Ulusal Konferansı’nın yapılabilmesi için toplumsal ve siyasal zemin vardır. Bu direnişler, parti sınırlarını aşan bir gücün açığa çıkmasını sağlamış; ulusal bilincin, örgütlü Kürt halkı gerçeğinin inkâr edilemeyeceğini ortaya koymuş.
Bir dönem Kürt Ulusal Kongresi’ne çok yaklaşıldı; ancak çeşitli iç ve dış nedenlerle bu tarihsel adım hayata geçirilemedi. Özellikle Rojava direnişi, Kürtlerin yalnızca askeri ya da siyasi değil, ahlaki ve vicdani bir özne olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Bu direniş, aynı zamanda küresel güçlere şunu da kanıtlamıştır: Kürtleri temsil etmeyen aktörler üzerinden Kürtler adına siyaset üretmek artık mümkün değil.
Yüzyıllık Kürt inkârı üzerine kurulan bölgesel sistem ciddi biçimde sarsılmaktadır. Yeni yüzyılın başında Kürtler, ilk kez kendi kaderini tayin etme iradesini toplumsal, siyasal ve tarihsel bir gerçeklik olarak ortaya koymakta.
Kürt Ulusal Konferansı’nın gerçekleşmesi, Kürtlerin Ortadoğu genelinde ortak bir siyasi hat ve strateji izlemesine zemin sunar mı?
Potansiyel olarak evet, Kürt Ulusal Konferansı’nın gerçekleşmesi, Kürtlerin Ortadoğu genelinde ortak bir siyasi hat ve strateji geliştirmesine zemin sunabilir. Ancak bu, konferansın kendiliğinden böyle bir sonucu doğuracağı anlamına gelmez. Doğru format, doğru hedef ve doğru zamanlama ile ele alındığı takdirde, konferans ortak bir stratejik zeminin ilk halkası olabilir.
Geçmiş deneyimlerde yaşanan temel sorun, Ulusal Konferans’tan kısa vadede bağlayıcı ve nihai sonuçlar beklenmesiydi. Oysa bugünkü koşullarda konferansın rolü; tek merkezli bir yapı oluşturmak değil, ortak akıl üretimini mümkün kılacak, stratejik koordinasyonu geliştirecek ve bu zeminin sürekliliğini sağlayacak bir mekanizma inşa etmek olmalı.
Ortak siyasi hat, tek bir çizgiye indirgenmiş bir birlik anlamına gelmemekte.Ortadoğu’daki Kürt gerçekliği, dört parça, dört farklı rejim, dört farklı siyasal ve toplumsal mücadele biçimi üzerine kurulu.
Bu nedenle ortak hat, herkesin aynı yöntemi uygulaması ya da aynı siyasal modeli benimsemesi değil; farklılıkların bir arada var olabildiği, kazanımları korumayı esas alan bir stratejik uyum anlamına gelmeli.
Bugünün koşullarında en gerçekçi ve acil ortak zemin; genişleme ya da yeni statüler yaratmaktan ziyade, mevcut kazanımların korunması, savunulması ve birbirini zayıflatmayacak biçimde sürdürülmesi etrafında şekillenmektedir. Ulusal Konferans, bu anlayışla ele alındığında, Kürtler açısından bölgesel ölçekte uyumlu bir siyasal duruşun önünü açabilir.
Kobanê bugün kuşatma altında ve insani yardımların ulaştırılamadığı trajik bir krizle karşı karşıyayız. Şu an Mardin’deyiz, Rojava’nın hemen sınırında… İki adım ötenizde bu büyük acı yaşanırken; oraya gidememek, o insanlara dokunamamak ve yardımları ulaştıramamak size bir insan ve bir Kürt siyasetçi olarak neler hissettiriyor? Bu ‘sınır’ sizin için neyi ifade ediyor?
Evet, güçlü biçimde güven oluşturur.
Üstelik bu güven tek taraflı değil, çok katmanlı bir güven anlamına gelir.
Mürşitpınar’dan insani yardımların geçişine izin verilmesi, sivillerin hedef alınmadığı, açlık ve sağlık krizinin bir baskı aracına dönüştürülmediğinin de göstergesi olacaktır. İnsan hayatı, siyasi çekişmelerin üzerinde tutulması gerekiyor.
Sınır kapısının kapalı tutulması, belirsizliği büyütür, öfkeyi derinleştirir, karşılıklı güvensizliği kalıcılaştırır. Buna karşılık, kontrollü ve şeffaf biçimde yardım geçişlerinin sağlanması, gerilimi düşürür, söylentilerin ve karşı çıkışların önünü keser.
Kobanê’ye dönük yardımların engellenmesi, Kürt toplumunda devlete karşı büyük kırılmayı da gösteriyor.
Mürşitpınar’dan insani yardımların geçişine izin verilmesi; sivillerin hedef alınmadığını, açlık ve sağlık krizlerinin bir baskı aracına dönüştürülmediğini açık biçimde gösterir. İnsan hayatının, siyasi çekişmelerin üzerinde tutulması gerektiğine dair somut bir irade ortaya konmuş olur.
Buna karşılık sınır kapısının kapalı tutulması; belirsizliği büyütür, öfkeyi derinleştirir ve karşılıklı güvensizliği kalıcılaştırır. Oysa yardımların kontrollü ve şeffaf biçimde geçirilmesi, gerilimi düşürür; söylentilerin, yanlış bilgilerin ve toplumsal tepkilerin önünü keser.
Siyasi ve insani açıdan bakıldığında, Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın yardım geçişlerine açılması güven oluşturmaz mı?
Evet, Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın insani yardımlara açılması güçlü biçimde güven oluşturur. Üstelik bu güven tek taraflı değil, çok katmanlı bir güven anlamına gelir.
Mürşitpınar’dan insani yardımların geçişine izin verilmesi; sivillerin hedef alınmadığını, açlık ve sağlık krizlerinin bir baskı aracına dönüştürülmediğini açık biçimde gösterir. İnsan hayatının, siyasi çekişmelerin üzerinde tutulması gerektiğine dair somut bir irade ortaya konmuş olur.
Buna karşılık sınır kapısının kapalı tutulması; belirsizliği büyütür, öfkeyi derinleştirir ve karşılıklı güvensizliği kalıcılaştırır. Oysa yardımların kontrollü ve şeffaf biçimde geçirilmesi, gerilimi düşürür; söylentilerin, yanlış bilgilerin ve toplumsal tepkilerin önünü keser.
Kobanê’ye yönelik insani yardımların engellenmesi ise, Kürt toplumunda devlete karşı biriken derin güvensizliği ve yaşanan büyük kırılmayı daha da görünür kılmaktadır. Bu nedenle Mürşitpınar’ın açılması, yalnızca insani bir adım değil; aynı zamanda toplumsal onarımı hedefleyen siyasi bir sorumluluk anlamına gelir.
Bölgesel dengelerin her an değişebileceği, Rojava hattında sancılı bir sürecin yaşandığı kritik bir dönemdeyiz. Diğer yanda ise Türkiye’de yürütülmeye çalışılan hassas bir diyalog zemini var. Bu çok bilinmeyenli denklemde; Kürt sorununun kalıcı ve demokratik çözümü için sorumluluk makamında oturanların, süreci riske atmadan ne tür somut adımlar atması gerekiyor?
Rojava’da bir siyasal uzlaşma zemininin oluşması, doğrudan anayasal güvence adımlarının atıldığı anlamına gelmese de, böyle bir sürecin ilk kez gerçekçi biçimde konuşulabildiği yeni bir evreye girildiğini göstermektedir. Bu, önemli ama aynı zamanda zorlu bir sürecin başlangıcıdı.
Önümüzde duran temel mesele, Rojava’daki mevcut durumun geçici bir fiili yapı değil, kalıcı bir siyasal gerçeklik olarak kabul edilmesidir. Bu kabul sağlanmadan, anayasal güvence tam anlamıyla mümkün olmaz. Hukuksal ve anayasal süreçlerin sağlam bir zemine oturabilmesi, ancak bu siyasal tanınmayla birlikte ilerleyebilir.
Bu noktada en muhtemel ve gerçekçi çerçeve adem-i merkeziyetçi, yerel özerkliği tanıyan, kültürel, siyasal ve idari hakları anayasal güvence altına alan bir model.
Bu yaklaşım, klasik anlamda bir “ayrılma” talebi değil; birlik içinde çoğulculuğu esas alan bir siyasal yapılanmayı ifade etmektedir.
Öte yandan Rojava’daki anayasal güvence süreci yalnızca iç dinamiklerle şekillenmeyecektir. Bölge devletlerinin tutumu, ABD, Rusya ve İran gibi uluslararası aktörlerin pozisyonu, sürecin hem hızını hem de sınırlarını belirleyen temel faktörler olacaktır.
Bu nedenle tarihi bir eşikteyiz, ancak bu eşik garantili bir eşik değildir. Kürtlerin hakları ilk kez yalnızca soyut bir “talep” olarak değil, kurumsallaşmış ve somut bir deneyim üzerinden tartışılmaktadır. Buna rağmen ciddi riskler de mevcuttur, Uzlaşının kırılgan yapısı, Bölgesel pazarlıkların Kürtleri yeniden bir “denge unsuru”na indirgeme ihtimali.
Yani eşik vardır; fakat bu eşiğin aşılıp aşılmayacağı siyasal iradeye, ortak akla ve sürekliliğe bağlıdır.
Önümüzdeki dönem, hızlı ve ani kazanımların değil, uzun, sabırlı ve çok katmanlı bir müzakere sürecinin dönemi olacaktır. Bu süreçte yalnızca anayasal metinler değil, uygulama mekanizmalarının nasıl işleyeceği, yerel ve demokratik kurumların korunup güçlendirilmesi belirleyici rol oynayacaktır.
Rojava’da oluşan uzlaşma zemini, Kürtler açısından tarihsel bir fırsat kapısıdır. Ancak bu kapıdan geçmek otomatik değildir;
siyasal akıl, ortak tutum, birlik ve süreklilik gerektirir.
Türkiye’nin; Kürtlerin Suriye ve Rojava’da bir statü kazanmasına karşı duran bu dış politika tercihi, içerideki Kürt sorununun çözüm zeminini zayıflatmıyor mu?
Evet, bu dış politika tercihi içerideki çözüm zeminini ciddi biçimde zayıflatmakta. Bunu hem siyasal mantık hem de toplumsal psikoloji açısından ele almak gerekir.
Türkiye’nin Suriye’de ve özellikle Rojava’da Kürtlerin herhangi bir statü kazanmasına karşı durması, Kürt meselesini yalnızca sınır ötesi bir “güvenlik başlığı”na indirgemekle kalmamakta; aynı zamanda Türkiye içindeki Kürt sorununun çözüm dinamiklerini de doğrudan etkilemektedir.
İçeride “diyalog”, “normalleşme” ya da “çözüm arayışı” söylemleri dile getirilirken; dışarıda Kürtlerin statüleşmesine karşı kesintisiz bir engelleme siyaseti izlenmesi, Kürt toplumunda şu algıyı güçlendiriyor.
Sorun yöntemle değil, Kürtlerin varlığıyla ilgilidir.
Bu algı yerleştiğinde, içeride atılan her adım, geçici, taktik, zamana oynayan
hamleler olarak algılanmakta ve bu durum çözüm zeminini psikolojik olarak aşındırmakta.
Rojava deneyimi, Türkiye açısından yalnızca Suriye bağlamında ele alınabilecek bir mesele değildir. Aynı zamanda bu deneyim; Kürtlerin siyasal özne haline geldiğinde, kendi kendini yönettiğinde ve merkeziyetçi olmayan bir model geliştirdiğinde devletin buna nasıl yaklaştığını da açık biçimde göstermektedir. Eğer bu deneyim mutlak bir tehdit olarak görülüyorsa, Türkiye’deki Kürtler açısından şu soru kaçınılmaz hale gelmekte.
Bizim demokratik taleplerimiz de mi aynı şekilde reddedilecek?
Bu soru, içerideki çözüm umudunu doğrudan zedelemekte ve güvensizliği derinleştirmekte
Rojava’da askeri baskı, kuşatma ve statüsüzleştirme politikaları sürerken; Türkiye içinde güven artırıcı adımların yetersiz kalması ve sert söylemin devam etmesi, dış politika ile iç siyaset arasında olumsuz bir etkileşim yaratmaktadır. Bu iki alan birbirini besleyerek, hem bölgesel gerilimi hem de içerideki çözüm krizini derinleştirmekte.
6 Ocak’ta HTŞ’nin Kürt mahallelerine yönelik gerçekleştirdiği saldırılar, salt yerel ve anlık bir güvenlik ihlali değildi, Suriye sahasında geliştirilen demokratik toplum paradigmasına yönelikti. Bu saldırılar, Önder Apo’nun Rojava’da somutlaştırılan demokratik, halkların eşitliği ve birlikte yaşam temelindeki paradigmasına yönelmiş açık bir karşı hamle olarak görülmelidir.
Söz konusu saldırılar, yalnızca HTŞ’nin inisiyatifiyle sınırlı değildi. Kürt halkı dışında Suriye sahasında etkin olan birçok bölgesel ve uluslararası aktörün, doğrudan ya da dolaylı biçimlerde bu sürece dahil olduğunu gördük. Bu durum, ulus-devletçi statükonun demokratik toplumsal çözüm arayışlarına karşı ortak refleksi olduğunu ortaya koydu.
Rojava’da inşa edilmeye çalışılan model; merkeziyetçi, tekçi ve ulus-devlet, siyasal yapılar için bir alternatif oluşturmaktaydı, bu nedenle de sistematik biçimde hedef alınmakta. Kürt halkının öncülüğünde gelişen bu demokratik toplum deneyiminin derinleşmesi engellenmek istenmekteydı, halkların öz yönetim iradesi bastırılmaya çalışıldı.
Saldırıların 15 Şubat Uluslararası Komplosu’na yakın bir tarihte gerçekleştirilmiş olması, sürecin tarihsel ve siyasal arka planını daha da anlamlı kılmakta. Bu zamanlama, Önder Apo şahsında halkların özgürlük iradesine yöneltilen birinci komplonun devamı niteliğinde, ikinci bir konseptsel komployu çağrıştırmaktaydı ve bu boşu düşürüldü.
Bu çerçevede 6 Ocak saldırıları, Kürt halkına ve Rojava’daki demokratik sisteme yönelik çok boyutlu bir saldırıydı.
